12 Kasım 2011 Cumartesi

"bedavaya öğle yemeği yoktur."




Şimdi efenim, uzun süredir yüzüne bakmadığım ama ikidebir karşıma çıkmış bi bilim dalı bu iktisat. Derslerde, KPSS denen o züttürücüde felan hep karşıma çıkacaktı ama ben kaçtım hep. Kaçtıkça da kovaladı.

Bi sebepten ötürü çalışmak zorunda kaldım kendisini. Karşıma çıkan ilk özlü söz: "bedavaya öğle yemeği yoktur." oldu. Her seçiş bi vazgeçiştir geyiği kısaca. Biri size yemek ısmarlasa bile kaybettiğiniz şey zamanınızdır ve yahut o sırada televizyon izlemeyi yada müzik dinlemeyi değil yemek yemeyi tercih etmişsinizdir örneğin...

Sonra bu muhabbet düşünmeye sevk ederken beni, hep bi kaybedişle dolu olduğumuzu çarptı suratıma. Zevk alsak hoşnut kalsak da mevcut durumdan, hep itmek, uzaklaşmak olduğumuz bişiy olacak, iyi ya da kötü...

Ama bi yandan da şöyle olacak: Tam olarak kaybetmenin yada kazanmanın ne olduğunu anlayamadığımız bi durumla karşı karşıya kalacağız. Çünkü galip geldiğimizi sandığımızı her anda bi mağlubiyet barınacak içimizde. Yada mağlup iken bile, bişiyleri kazanmış olacağız. Mesela yalnız kalmak, ölçüp-tartma yetisi, ders çıkarma, vs vs.

Şimdi bütün bunları niye geveliyorsun diye bi soru duyar gibiyim. Gölge Avcıları Kulübü isimli şaheservari eserde "Varlık'ın ne olduğunu bilemeyiz. Çünkü yokluğu bilmiyoruz. Yokluğu düşünürken bile aklımızda sonu olmayan bi karanlık, havasız bi ortam gibi fotoğraf kareleri canlanmakta. Ama bu kareleri biliyoruz. Yani karanlığın yada nefes alamamanın nası bişiy olduğunu... Dolayısıyla yokluğun ne olduğunu tam olarak bilemeyeceğimiz için, varlıkla ilgili yorum yapamayız." gibi bi cümle geçmekteydi.

Kaybetmenin yada kazanmanın, mutlu olmanın yada hüzünlü olmanın ne demek olduğunu da; tam tersinin ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için; hissedemeyiz tüm damarlarımızda.

Yaşam dediğimiz olgunun, herhangi bişiyi "tam olarak" hissedebilme çabasından ibaret olduğunu bu blogun bi yerlerine yazmamışsam eğer, şimdi yazmış olayım...




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder